Yaklaşık dört aydır ana ofisin merkeze uzak olması nedeniyle, merkezde bulunan diğer işletmemiz fotoğrafçıda kendimize küçük bir köşe yaptık.

Başta yalnızca çalışabileceğim bir alan olarak gördüğüm bu köşe, zamanla benim için başka bir anlama dönüştü.

İnsan gözlemlemek için müthiş bir yer.

Her gün onlarca insan giriyor fotoğrafçıya.

Çiftler, aileler, çocuklar, arkadaşlar…

Hepsinin ortak bir amacı var!

Bir anı saklamak.

Ama dört aydır onları izlerken dikkatimi çeken şey, insanların o an ne hissettiğinden çok, o an nasıl görünmeleri gerektiğini düşünmesi.

Kamera açıldığı anda yüzler değişiyor.

Bir anda ağız dolusu gülüşler…

Sarılmalar…

Başların birbirine yaslanması…

Mutlu bakışlar…

Bazen birkaç saniye önce yüzünde hiçbir ifade olmayan insan, fotoğraf çekilirken hayatının en mutlu gününü yaşıyormuş gibi gülümsüyor.

Oysa belki gerçekten çok mutlu.

Belki de değil.

Ama fotoğraf karesinde bunun hiçbir önemi yok.

Çünkü o karede olması gereken şey belli…

Mutluluk.

Bunu bir de fotoğrafçının arşiv odasına girdiğinizde daha net anlıyorsunuz.

Yılların biriktirdiği binlerce fotoğraf…

Düğünler, nişanlar, doğum günleri, aile çekimleri, çocukluk fotoğrafları…

Ve tuhaf olan şu;

Arşivde neredeyse hiç suratsız insan yok.

Kimsenin kötü günü yok.

Kimsenin canı sıkkın değil.

Kimse yorgun görünmüyor.

Kimse birbirine kızgın değil.

Herkes hayatının en güzel halinde.

Herkes gülümsüyor.

Herkes birbirine sarılıyor.

Herkes birbirini seviyor.

Sanki insanlık yıllar boyunca yalnızca güzel günlerden oluşmuş.

Ama biliyoruz ki hayat böyle değil.

O fotoğrafların çekildiği günlerin içinde de tartışmalar vardı, yorgunluklar vardı, kaygılar vardı, yetişmesi gereken işler vardı, belki o gün birbirine kırgın insanlar bile vardı.

Fakat biz arşivimize bunları koymuyoruz.

Kendimizin en güzel versiyonunu koyuyoruz.

Belki de fotoğraf biraz da bunun için var.

Hayatın tamamını değil, hatırlamak istediğimiz kısmını saklamak için.

İnsan yıllar sonra eski bir fotoğrafına baktığında “O gün ne kadar mutsuzdum” demek istemiyor.

“Ne güzelmişiz” demek istiyor.

Çünkü fotoğraf yalnızca bir görüntüyü değil, geçmişe dair duygumuzu da şekillendiriyor.

Ve burada çok ilginç bir şey ortaya çıkıyor.

Biz belki de anılarımızı olduğu gibi saklamıyoruz.

Anılarımızı düzenliyoruz.

Kötü olanları kadrajın dışında bırakıyor, güzel olanları merkeze alıyoruz.

Biraz saçımızı düzeltiyoruz.

Biraz daha dik duruyoruz.

Biraz daha fazla gülüyoruz.

Sonra deklanşör.

Ve birkaç saniyelik o görüntü, yıllarca “biz” oluyor.

Bazen düşünüyorum…

Acaba insanlar fotoğraf çektirirken gerçekten mutlu olmak mı istiyor, yoksa yıllar sonra kendilerine baktıklarında mutlu bir insan görebilmek mi?

Çünkü arşiv odasında gördüğüm binlerce fotoğraf bana şunu düşündürüyor;

İnsanlar belki de yaşadıkları hayatın tamamını değil, hatırlamak istedikleri hayatı arşivliyor.

Ve bu yüzden arşivde herkes mutlu.

Belki de gerçek hayatın en büyük ironilerinden biri bu…

Hayatın kendisi bütün duygularımızla yaşanıyor ama hafızamıza çoğu zaman yalnızca gülümsediğimiz halimiz kalıyor.

Ben de dört aydır bu küçük köşede insanları izlerken, gazeteciliğin bana verdiği o eski merakla aynı soruya dönüp duruyorum!

Biz gerçekten anı mı biriktiriyoruz, yoksa bir gün hatırlamak isteyeceğimiz kendimizi mi?